
Bugün uzun zamandır merak ettiğim ama bir türlü yanıma yoldaş bulup da gidemediğim Balat sokaklarını keşfe çıktım Ali Beyler sağolsun. Keyifli bir pazardı. Cumbalı evler, top oynayan çocuklar, bizim köydekilere benzeyen içinde herşey satılan bakkallar, uzun basamaklar ve haliçten gelen kırmızı burun soğuğu... Kafanızı kaldırdığınızda daracık sokaklarda çamaşır iplerine asılmış rengarenk bir örtü gökyüzünün mavi grisine karışmış... Martılar geçiyor başınızın üstünden ve banklarda çiftler oturmuş sarılarak ısıtıyorlar birbirlerini. Acelesi yok insanların, ağır ağır yürüyorlar. Ağır ağır yürüyorum, ayağım burkuluyor yine yükseklere bakmaktan evlere balkonlara pencere kenarlarındaki çiçeklere camlardan sarkan teyzelere dükkan vitrinlerindeki curcunaya kaldırım taşlarına takılıp sendeleyerek yürüyen parmak çocuklara... Hepsini tek tek inceliyorum, hepsini içime çekiyorum, uzun derin nefesler alıyorum her birinden. Bir evin kapısını çalmak, bir çocuğun elinden tutmak, bir çamaşır ipinden sallanıp kurumak istiyorum rüzgarda salına salına. Ayağım acıyor, merdivenlerden bir inip bir çıkıyoruz, takılıyorum basamaklara, yanımdan bir amca geçiyor. Arabalardan müzik sesleri geliyor, bazen kopkop bazen arabesk bir şarkı... Camdan kolunu çıkarmış abi, yandan geçen arabanın şöförüne laf yetiştiriyor ya da esnafla ayak üstü muhabbet ediyor boşa almış arabayı. Biz arkasından geçip gidiyoruz.
Sokaklarda ellerinde fotoğraf makineleri insanlar... Her kareyi yakalamak istiyorlar. Her köşe başında durup fotoğraf makinelerin yüzlerine yaklaştırıp güzellikleri yakalamaya çalışıyorlar. Ama uzaktan güzellik, içinden geçerken, ait olmadığın için güzellik...
_ Tuhaf hissediyorum kendimi. Yanlış bir şey yapıyormuş gibi. Bu insanların hayatının içinden geçiyorum ve onları izliyorum. Onların hayatından, bir sergide gezer gibi; evlerini, eşyalarını, sokaklarını, arabalarını, çocuklarını, pencerelerini, iplere astıkları kıyafetlerini, balkonlarını seyrederek geçip gidiyorum. Onlar yaşıyorlar, içindeler. Bense benim için sergileniyormuşcasına, kendimde dikizleme hakkı görerek, bu hayatları ötekileştirerek, yabancılaştırarak izliyorum. Kendi evimin önünden geçen bir adamı hayal ediyorum elinde fotoğraf makinesi ve gözlerini pencereme dikmiş... Kızıyorum ona. "Ben sizin kapınızın önünde dikilip de meraklı gözlerle perdelerinizin arkasını süzüyor muyum! Ne var çok mu garip, çok mu farklı bir şey var burada. Git kendi evinin bahçesinde dolaş!" demek istiyorum.
Bir evde misafirim. Mmmm... Kocaman pencereleri olan, Haliç'e bakan bir ev burası. Önünde küçük bir balkonu var masa atılmış. Apartmanın duvarlarını kuruyan sarmaşıklar kaplamış. Bahçesi yeşil, en azından yakın zamanda yemyeşil olacak besbelli. O balkonda denize karşı keyif yapılacak. Gecesi ayrı gündüzü ayrı bir güzel olacak o manzaranın. Deniz çarşaf gibi derler ya işte onu görüyorum buradan, çok güzel! Küçük balıkçı tekneleri gelip geçiyor uzaklarda. Yol boyunca tek tük insanlar sahil kenarında dolaşıyorlar. Bu evde bir huzur var. Binlerce kitap süslemiş duvarları, bir sahafa girmişsiniz gibi. Kitap kokuyor. Bir okuma koltuğu pencereye doğru çevrilmiş, manzaraya karşı kitabınızı okuyup yanınızdaki sehpada duran çayınızdan yudumlayabilirsiniz ara ara iç çekerek. Müzikler de güzel, hafif, tatlı melodiler kulağınızı dolduruyor usulca varlığıyla sizi rahatsız etmeden ben burdayım diye bas bas bağırmadan size eşlik ediyor bu mırıltılar. Çayımdan bir yudum alıyorum. Bir sigara yakıyorum. O balkonda edilen sohbetleri hayal ediyorum. O odada denizi seyrederken koltuğunda uyuyup kalan adamı... Uyandığında gözlerini açtığı manzaradaki galata kulesini, balıkçı teknelerini, denizin kıpırtısını, balkondaki saksıları...
Her zaman bu kadar doyurmuyor insanı tabiat ana. İstanbul her yerden bu kadar güzel gülümsemiyor. Bu içten samimi ifadeyi yakaladığım nadir zamanlardan biriydi. Güzelsin tamam, alımlısın İstanbul. Biraz zorba, biraz asisin, elin de ağır. Ama bir o kadar zillisin işte biliyorsun nasıl insanın gönlüne dokunulur...
devam edecek...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder