5 Aralık 2013 Perşembe

İki Mevsim (ilk öyküm)

                               


İKİ MEVSİM
İnsanın, anılarını yıllar sonra kocaman karton kutulardan çıkarabilmesi ne tuhaf. Bunları 12 yaşımdayken yazmışım sanırım. El yazısından düz yazıya geçtiğim zamanlarda… Yazımın bozukluğundan anlayabiliyorum. Çok zorlanmıştım. “Doktorların yazısı gibi” derdi babam, “en iyisi sen doktor ol”. “Hayır” derdim “Doktor olmayacağım ben, otelde çalışacağım”.
Ben babamla otellerin en alt katındaki çalışanlar için ayrılmış küçük odalarda büyüdüm. Komşularımız olurdu. Tek başına bu odalardan birinde kalan, babamın yaşlarında ya da daha genç insanlar… Babam bütün gün çalışırdı. Ben de ona yardım ederdim. Yaz ve kış bizim için sadece mevsim değişikliği değildi. Her şey değişirdi iki mevsim arasında. Kışın bir dağ otelinde kalır, yazın da denize yakın bir otel bulup oraya yerleşirdik. Sürekli yolculuk yapar, başka bir otele gider ve orada kaldığımız yerden devam ederdik. Bazen bahar aylarında babam parasını alamazdı ve pılımızı pırtımızı toplayıp yeniden yola çıkardık. Yolda etrafı izlemeyi severdim ben. Tepelere serpiştirilmiş küçük küçük evlere bakar hayaller kurardım. “Bu insanların hayatları nasıl acaba?” diye düşünürdüm. Babama sorular sorardım. O da bana kocaman bir odanın ortasında yanan bir sobadan ve yere serilen döşeklerde aynı odada yatan onlarca insandan bahsederdi. Bir sürü çocuk vardı bu evlerde. Altı kardeş aynı döşeğe yatar ve sıkı sıkı sarılarak uyurlardı. Benim hayatımda sarılabildiğim tek insan babamdı.
Ne kadar çok kutu var. İşte bunlar da yolda çizdiğim resimler: pembe bir ev, üç tekerlekli bir bisiklet, ip atlayan çocuklar, yoldan geçen bir koyun sürüsü… Resimlerden birinde de pencereden dışarıyı izleyen bir çocuk var. Bunu okuldaki ilk senemde çizmiştim.
Sekiz yaşımda başlamıştım okula. Bir sene geç başlamıştım, yedinci yaşımı kutladığımız sene babamla altı tane otel değiştirdiğimiz için beni okula kaydettirememişti. Okumayı yazmayı da altı yaşımda babam öğretmişti. Derslerde çok sıkıldığımı hatırlıyorum. Kalemlerimin arkasını kemirir, pencereden dışarıyı izler dururdum. Teneffüslerde bahçede oynamayı çok severdim. Okul çıkışlarında ise otele kadar tek başıma yürürdüm. Arkadaşlarım okuldan sonra benimle pek konuşmazlardı.
Bir gün sınıftan bir arkadaşım beni doğum gününe çağırmıştı. O zamana kadar birisinin evine misafir olmamıştım. Önünden yürüyüp geçtiğim, otobüsün penceresinden izlediğim evlerden birinin kapısından içeri girecektim.
Babam beni arkadaşımın evlerinin önüne kadar bırakıp gitmişti. Günlerden cumartesiydi. Otele dönmesi gerekiyordu hemen, hafta sonları otel çok kalabalık olurdu. Daracık bir sokakta karşılıklı bir sürü ev vardı. Arkadaşımın kaldığı ev altı katlıydı. Bütün pencereleri görebilmek için kafamı kaldırıp, gökyüzüne en yakın olan evin içinde olduğumu hayal etmiştim uzunca bir süre. Pencere kenarında oturan bir çocuğun gözüyle etrafa baktığımda aşağıda tek başına bekleyen çocukla göz göze gelmiştim. Hayatımda eksikliğini hissettiğim ama tanımlayamadığım her şey o pencerenin diğer tarafındayken, ben aşağıdaydım. Tam yanımda bir arabanın fren sesiyle irkilip pencereden aşağı düştüm. Arabadan inen sınıf arkadaşım bana doğru gelirken elinde bir hediye paketi vardı. Defter kaplıkları gibi renkli, mavili kırmızılı bir kağıtla sarılmış, üstüne de sarı bir kurdele yerleştirilmiş küçük bir paketti. O paketin içinde ne vardı bilmiyorum ama benim içimi kocaman bir sıkıntı basmıştı o anda. Babamın arabasında hediyemi unuttuğuma dair bir palavra sıkıp kaçmıştım oradan. İki sokak arkadaki parka gidip ağlamıştım. Çok nadirdir aktığı göz yaşlarımın. Hayatım boyunca toplasam üç beş kere hüzünlenip de ağlamışımdır. Ama o gün çok ağlamıştım. Hatta salıncakta sallanırken bir ara burnuma kurabiye kokuları geldiğinde, hıçkırıklarımı tutamamıştım da yoldan geçen teyze kaybolduğum için ağladığımı sanıp yanıma gelmişti. Kurabiye kokularının arkadaşımın evinden geldiğinden adım gibi emindim. Bir sobanın önündeki kocaman bir halının üstünde oturmuş fırından çıkan sıcak kurabiyeleri kapış kapış yiyen sınıf arkadaşlarım gözümün önüne gelmişti. Babam beni almaya geldiğinde ona da aynen böyle anlatmıştım o günü. “Annesi öyle lezzetli kurabiyeler yapmıştı ki baba, tam üç tane yedim”.
Bu kutudaki de okul çantam. En az otelde taşıdığım valizler kadar ağır olurdu bu sırt çantası. Öğretmen o kadar çok ödev verirdi ki bütün kitaplarımı yanımda taşırdım. Bir gün kitabımdaki alıştırmaları yapmayı unuttuğumda öğretmen çok kızmıştı. Bana ceza olarak kendimi anlattığım bir yazı yazmamı söylemişti. O gün otele gittiğimde babam otogardan müşterileri almaya gitmişti. Ne o günkü cezamı, ne de ödevimde yazdıklarımı hiçbir zaman öğrenmedi babam. Ama ödevimi tahtada sesli okuduğum zaman artık sınıf arkadaşlarımdan sık sık duyacağım sorular beni rahatsız etmeye başlayacaktı.
_ Otelde mi kalıyorsunuz?
_ Sizin eviniz yok mu?
_ Televizyonunuz da mı yok?
Ne çok üzülmüştüm. Farklı olmak istemiyordum. Otelde kalmak; arkadaşlarımı evime çağıramamak, halıya yatıp televizyon izleyememek demekti. Daha önce eksikliğini hissetmediğim şeylerdi bunlar. Farklı olmanın kötü bir şey olduğuna az daha inanmaya başladığım zamanlardı. Büyüdükçe geçti.
Kış gelmişti. Mevsim değiştiğinde hayatın da değişir. Her gün okuldan, oraya bir daha dönmeyecekmişim gibi çıkıyordum. Ve bu geri dönmeme fikri beni üzmüyordu. Ne okula, ne insanlara, ne de yerlere bağlanmadım hayatım boyunca.
Şu ayakkabı kutusunda da fotoğraflar var. İki kaplumbağa gülümsüyor. Ne zaman “Evimiz olsa çok sıkılırdık, hiç gezemezdik değil mi baba?” diye sorsam, “Bizim evimiz sırtımızda” derdi babam.
Bir koliyi daha boşaltıp, içindekileri raflara yerleştirdim. Elimdeki bıçakla hızlı hızlı parçalıyordum kolileri. İçinden çıkacakları merak ediyordum. Ne çok dolap var. Her yer dolap. Bazıları boş kaldı. Sanırım bunları da doldurmak gerek. İnsanın evi olması ne tuhaf bir duygu… Babam bana çok şey öğretti ama şu dolaplardan hiç bahsetmemişti daha önce. Artık ondan bahsederken gülümsüyorum. Beni eve kapatan bu adam bana onu, babamı, hatırlatıyor. Hakikaten nasıl ikna oldum buraya yerleşmeye ben?  Bana anahtarı verirken ki heyecanını gördüğümde hayır diyememiştim ona. Elindeki diğer anahtarı da gösterdi ve gözleri parladı. Sarıldı bana. Ben de sarıldım ona sımsıkı. O beni bu güzel, manzaralı, kocaman pencereleri olan eve nasıl hapsettiyse ben de onu kolilerimden birine koyacağım ve yanımda taşıyacağım. Rafa kaldırmadan önce yaşayacak çok şeyimiz olmalı.
Cam kenarındaki koltuğa sırtımı yaslamış yerde otururken, ortalığa saçtığım onca anının arasından bir ses yükseliyor. Yol arkadaşıma, babama, son kez veda ederken, içerde kocaman bir gardırobu tek başına monte etmeye çalışan adamın yüzünü görüyorum kapı aralığında. “Makas vermedim mi demin sana? Hala o bıçağı sürtüp duruyorsun. Dişlerim kamaşıyor ya, inadına yapıyorsun değil mi?” Bir sessizlik oldu. “Bak gelirsem seni o kolilerden birine kapatırım.” Hain bir sırıtış var yüzümde. Babam da bu sesi hiç sevmezdi. İki adam, iki mevsim… Kış geliyor!
“Bu evin kocaman bir balkonu var!” diye sevinçle sesleniyorum kapıdan kafasını uzatan adama.
_ Evet. Hatta istediğin zaman kaçabilmen için o balkondan aşağı inen bir de yangın merdiveni…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder