5 Aralık 2013 Perşembe

İçimdeki Boşluk

İçimde bir boşluk var diyordum ne zamandır; beni tanıyanlarsa şöyle söylüyordu:

_Senin iç huzurun yok.

Bense yalnızlık diyordum, çok yalnızım nan ben! Sıkıldım bunaldım of pof hayatımda bana destek olacak, bana güvenip beni olduğum gibi kabul edecek, beni cesaretlendirecek ve yeni yollara çıkmamda, adımlar atarken daha cesur olmamda beni iteleyecek birine ihtiyacım var. Öyle dışardan birinin beni kolumdan tutup da yürü ya kulum demesini falan bekliyordum. Meğer benim herşey herkes bir yana; kendime hayrım yokmuş ya. Dışardan bir kuvvet beklerken ben kendi içimde sararıp solmuşum, kurumuşum baya. Sonra ne mi oldu? Sonra ben elime bir kitap aldım, ardından ikinci kitabı aldım, üçüncü... Derken bir resim yaptım. Yazmaya başladım yıllar sonra yeniden. Dedim tiyatroya gideyim bir kaç oyun izleyeyim. Film izleyeyim şu dizilerin dışında biraz da. Eneeeem benim aslında bir şeyler üretmeye ihtiyacım varmış. Kurumuş odun olmuşum ve yeşile dönmem gerekiyormuş.

İşte içimdeki boşluğa, o kupkuru tamtakır boşluğa her gün bir taş attım okudukça yazdıkça, çizdikçe; ve ses gelmeye başladı. Baya baya o boşluğun dolduğunu hissettim bir haftada. İnanılmaz mutlu oldum. açgözlülükle yeniden koştum kitapçıya, kütüphaneye kucağımı doldurdum. Alışveriş çılgınlığı yaşadım ama bu sefer elbiseye pantolona ayakkabıya vermedim parayı; gittim idefixe 250 TL verdim rahatladım :D

Yazıcam. İnatla üşenmeden ertelemeden okudukça yazıcam, bir taşla iki kuş vurmanın verdiği dayanılmaz hafiflikle ayaklarım yerden kesilip de dünyayla bağlarımı yitiresiye kadar, hayallerimin ucundan tutup da sınırsız bir yukarıya çıkış maratonunda yorulmadan yükselicem ve kendimi orada bırakıp mümkünse ayaklarımı aşşağıya sallayarak izlicem insanları binaları karmaşayı ve kapatıcam gözlerimi; oh dicem ya ooooh  ben aslında yokum. Ben aslında çok uzaklardayım. Okuycam, merakla heycanla sabırsızlıkla gülerek ağlayarak kızarak bütün duyguları dibine kadar yaşayıp bütün yaşantıları teğet geçerek satırlarda, kelimelerde ve devrik cümlelerin ortasındaki yüklemlerde yaşicam. Altı çizili kelimelerim olucak, yukardan ipin ucuna bağlayıp sallandırcam size ama inip de elinize vermicem. Eliniz elime değmesin, lütfen. Korkuyorum sizden, sizin hayatlarınızdan, düzeninizden, çelişkilerinizden, ilişkilerinizden. Bana dokunmayın. Ben aslında yokum, varmış gibi yapmaya çalıştım ama ayak uyduramadım sizin dünyanıza. Ben 90lardaki merakım saflığım ve inatçılığımla kaldım, bir arpa boyu düz yolda gidemezken şimdi onlarca metre yukarıya çıkmanın daha zahmetsiz olduğunu gördüm. Bulutlara oturup da lalalla şarkı söylemek, caddelerde koşuşturup otobüse yetişmekten daha kolaymış yahu. Daha keyifli. Daha güvenli. Daha daha daha... Ait hissetmediğim bir yer varsa o da yukardan manzarasına kapıldığım dünya, yakınlaştıkça resmin ayrıntılarını görüyor, manzaranın içindeki bir ayrıntı oluyor ve manzarayı göremeden sadece önemsiz bir parçası oluyorsunuz ve büyü bozuluyor. Bi boka benzemiyor işte o manzara aslında. Yanılsama. Tanrının elinin değdiği bir tablo boyalı bir kadın gibi gösterişli; ama sahte. Ayrıntısı göz yoran bir tablo; yakından bakınca çizgileri ortaya çıkartan bir kapatıcı fondoten kadar kalitesiz bir tablo. Aman ne hacet bir de benim elime fırça vermeyin, ben en fazla bir bulut çizer M'den kuşlar yapar keyfime bakarım. Gülümseyen bir güneş çizer ısınırım, dağdan bir ırmak gelir perspektifi bozuk onda yüzümü gözümü yıkar fırçamı suya atar kaçarım. Kaçarım ben. Giderim. Dokunmayın ben kendi kendime bir dünya çizerim parmaklarımı boyalara batırıp, istemem sizin renklerinizi fırçalarınızı sırçalarınızı M'den kuş mu olurmuş ooh mis gibi de olur kanadında bir çocuk musmutlu bir güneş sarı ve bulut bembeyaz.. Ben yokum aslında beni beni çizene sorun dilerseniz, belli ki cebimde unutmuş silgisini. 

BALAT (gezi notlarım)

Hadi artık güneş ısıtsın içimizi, sokaklar canlansın, ağaçlar yeşillensin yeniden, pencere pervazındaki çiçeklerin yükseklik korkusu dinsin; rüzgarın sabırsız inatçı darbelerinden kurtulsunlar, deniz daha bir mavi, insanlar daha neşeli, kıyafetler daha hafif ve bedenler daha özgür olsun, çocuklar evlerinde oturmasınlar, kapı önlerinde teyzeler çekirdek çitlesin, babaanneler örgü örsün o kapı önüne serilen yazgılara oturup... Tabureler koyulsun dükkan önlerine, kahveler sobaları kaldırsın ve pencereler açılsın, temiz hava dolsun odalara ve odalarda insanlar keşfedilecek yeni yerleri düşünsün, haftasonu pikniklere gidilsin mangallarla beraber, kalabalık olsun piknik masaları çoluk çocuk hep beraber ve o çocuklar top oynasın, ip atlasın... Çimenler daha yeşil ve daha gür olsun, insanlar güneşe dönsün yüzünü ve toprağa bassın yalın ayak. Daha az melankolik daha keyifli olsun insanlar, cümbür cemaat toplanıp gezmelere gidilsin, sahilde üç beş tur atılsın, bisiklete binilsin, arnavut kaldırımlardan yokuş aşağı inilsin... Bir yerlerde birileri bir şarkı söylesin ve biz dinleyelim, dans edelim, eşlik edelim... Karanlık bir örtüyü kaldırır gibi başımızın üstünden, perdelerimizi açıp gözlerimizi kırpıştırarak uyanalım kış uykumuzdan. Daha sokak lambaları sönmeden, hava aydınlanmadan evimizden çıkıp da işe gitmek zorunda kalmayalım. Güneşli günler görelim aydınlık bir yola çıkışın ardından, duvarlardan atlayınca arka bahçedeki taştan kaleleri karış hesabı kavga dövüş hesaplayan çocukların heyecanına ortak olup ayağımıza gelen topa karşılık verelim ve abla gel sen de oyna desin çocuklar ve acelemiz olmasın, yetişecek bir yerlerimiz de biraz terleyelim çocuklarla çocuklaşıp... Daha çok dondurma yiyelim ve hiç hasta olmayalım terli terli su içsek bile. Gideceğimiz her yere yürüyelim biz hızlandıkça yağmur damlaları da hızlanmadan, ve gözlüklerimiz buharlaşmadan kendi nefesimizden.

Bugün uzun zamandır merak ettiğim ama bir türlü yanıma yoldaş bulup da gidemediğim Balat sokaklarını keşfe çıktım Ali Beyler sağolsun. Keyifli bir pazardı. Cumbalı evler, top oynayan çocuklar, bizim köydekilere benzeyen içinde herşey satılan bakkallar, uzun basamaklar ve haliçten gelen kırmızı burun soğuğu... Kafanızı kaldırdığınızda daracık sokaklarda çamaşır iplerine asılmış rengarenk bir örtü gökyüzünün mavi grisine karışmış... Martılar geçiyor başınızın üstünden ve banklarda çiftler oturmuş sarılarak ısıtıyorlar birbirlerini. Acelesi yok insanların, ağır ağır yürüyorlar. Ağır ağır yürüyorum, ayağım burkuluyor yine yükseklere bakmaktan evlere balkonlara pencere kenarlarındaki çiçeklere camlardan sarkan teyzelere dükkan vitrinlerindeki curcunaya kaldırım taşlarına takılıp sendeleyerek yürüyen parmak çocuklara... Hepsini tek tek inceliyorum, hepsini içime çekiyorum, uzun derin nefesler alıyorum her birinden. Bir evin kapısını çalmak, bir çocuğun elinden tutmak, bir çamaşır ipinden sallanıp kurumak istiyorum rüzgarda salına salına. Ayağım acıyor, merdivenlerden bir inip bir çıkıyoruz, takılıyorum basamaklara, yanımdan bir amca geçiyor. Arabalardan müzik sesleri geliyor, bazen kopkop bazen arabesk bir şarkı... Camdan kolunu çıkarmış abi, yandan geçen arabanın şöförüne laf yetiştiriyor ya da esnafla ayak üstü muhabbet ediyor boşa almış arabayı. Biz arkasından geçip gidiyoruz.
Sokaklarda ellerinde fotoğraf makineleri insanlar... Her kareyi yakalamak istiyorlar. Her köşe başında durup fotoğraf makinelerin yüzlerine yaklaştırıp güzellikleri yakalamaya çalışıyorlar. Ama uzaktan güzellik, içinden geçerken, ait olmadığın için güzellik...
_ Tuhaf hissediyorum kendimi. Yanlış bir şey yapıyormuş gibi. Bu insanların hayatının içinden geçiyorum ve onları izliyorum. Onların hayatından, bir sergide gezer gibi; evlerini, eşyalarını, sokaklarını, arabalarını, çocuklarını, pencerelerini, iplere astıkları kıyafetlerini, balkonlarını seyrederek geçip gidiyorum. Onlar yaşıyorlar, içindeler. Bense benim için sergileniyormuşcasına, kendimde dikizleme hakkı görerek, bu hayatları ötekileştirerek, yabancılaştırarak izliyorum. Kendi evimin önünden geçen bir adamı hayal ediyorum elinde fotoğraf makinesi ve gözlerini pencereme dikmiş... Kızıyorum ona. "Ben sizin kapınızın önünde dikilip de meraklı gözlerle perdelerinizin arkasını süzüyor muyum! Ne var çok mu garip, çok mu farklı bir şey var burada. Git kendi evinin bahçesinde dolaş!" demek istiyorum.
Bir evde misafirim. Mmmm... Kocaman pencereleri olan, Haliç'e bakan bir ev burası. Önünde küçük bir balkonu var masa atılmış. Apartmanın duvarlarını kuruyan sarmaşıklar kaplamış. Bahçesi yeşil, en azından yakın zamanda yemyeşil olacak besbelli. O balkonda denize karşı keyif yapılacak. Gecesi ayrı gündüzü ayrı bir güzel olacak o manzaranın. Deniz çarşaf gibi derler ya işte onu görüyorum buradan, çok güzel! Küçük balıkçı tekneleri gelip geçiyor uzaklarda. Yol boyunca tek tük insanlar sahil kenarında dolaşıyorlar. Bu evde bir huzur var. Binlerce kitap süslemiş duvarları, bir sahafa girmişsiniz gibi. Kitap kokuyor. Bir okuma koltuğu pencereye doğru çevrilmiş, manzaraya karşı kitabınızı okuyup yanınızdaki sehpada duran çayınızdan yudumlayabilirsiniz ara ara iç çekerek. Müzikler de güzel, hafif, tatlı melodiler kulağınızı dolduruyor usulca varlığıyla sizi rahatsız etmeden ben burdayım diye bas bas bağırmadan size eşlik ediyor bu mırıltılar. Çayımdan bir yudum alıyorum. Bir sigara yakıyorum. O balkonda edilen sohbetleri hayal ediyorum. O odada denizi seyrederken koltuğunda uyuyup kalan adamı... Uyandığında gözlerini açtığı manzaradaki galata kulesini, balıkçı teknelerini, denizin kıpırtısını, balkondaki saksıları...
Her zaman bu kadar doyurmuyor insanı tabiat ana. İstanbul her yerden bu kadar güzel gülümsemiyor. Bu içten samimi ifadeyi yakaladığım nadir zamanlardan biriydi. Güzelsin tamam, alımlısın İstanbul. Biraz zorba, biraz asisin, elin de ağır. Ama bir o kadar zillisin işte biliyorsun nasıl insanın gönlüne dokunulur...
devam edecek...

Ortopedik Tek Kişilik Yalnızlık


Yalnızlığımı paylaşmak istediler. Daha neler!
Paylaşılır mıydı yalnızlık... Oysa ben ne kadar da güvende hissediyorum burada. Yalnız olmak mı olmamak mı diye sorsalar ki işte bütün mesele bu aslında, yalnızlığı seçerim ben. Var mı daha huzurlusu... Bir kere kimseden sorumlu değilsin, karmaşık ilişkilerin içindeki şaşkınlıkla mücadele etmek zorunda değilsin. Romanlardaki yalnız melankolik karakterlere bir bakın. Aslında ne kadar da rahatlarına düşkünler. Evet mutsuz karanlık bir hava var ama hiçbiri kahvaltı sofraları kurmuyor, bulaşık yıkamıyor; sigara ve kahve... Yemekler dışarıda yeniyor. Hiçbiri çok çalışmıyor ama ne hikmetse paraları var. Geleceğe dair kaygıları ve beklentileri yok bir şekilde zamanlarını dolduruyorlar. Bir gayeleri yok ya da daha erişilmez soyut arayışlardalar bulmak değil yaşıyoz madem bi amacımız var gibi yapalım diyerek çok da ne istediklerini düşünmeden dürtüsel olarak aranıyorlar. Kurallardan uzak, insanlardan uzak, sorun yaratabilecek yaşamsal fonksiyonlardan uzak, başına buyruk...

Cesaret mi? Hayır. Korkaklık!
Özgürlük mü... Sınırlara yaklaşmamak!
Duyarlılık mı? ı ıh... Bencillik!
Ne istediğini bilmek... Ne isteyebilirimi düşünmek zorunda kalmamak için seçenek üretmemek.
Melankoli mi? .. Yok ya bildiğin Ergenlik işte!

:))

Bunu bi düşünedurun ben yatıyom, sora yazcam bunlar öle geligeliveren şeyler. Tez antitez şeklinde bir çalışmam kendisi. İçinden çıktığım ruh halini kırbaçlarken siz de şahit olun ki "haa noooğldu sen böle diyodun" diye yeri zamanı gelince acı bir tokat savurun suratıma ben de düşmek üzere olduğum buhranları patlamış sivilcelerini saklamaya çalışan ergen triplerimle kapıdan çevireyim.

İki Mevsim (ilk öyküm)

                               


İKİ MEVSİM
İnsanın, anılarını yıllar sonra kocaman karton kutulardan çıkarabilmesi ne tuhaf. Bunları 12 yaşımdayken yazmışım sanırım. El yazısından düz yazıya geçtiğim zamanlarda… Yazımın bozukluğundan anlayabiliyorum. Çok zorlanmıştım. “Doktorların yazısı gibi” derdi babam, “en iyisi sen doktor ol”. “Hayır” derdim “Doktor olmayacağım ben, otelde çalışacağım”.
Ben babamla otellerin en alt katındaki çalışanlar için ayrılmış küçük odalarda büyüdüm. Komşularımız olurdu. Tek başına bu odalardan birinde kalan, babamın yaşlarında ya da daha genç insanlar… Babam bütün gün çalışırdı. Ben de ona yardım ederdim. Yaz ve kış bizim için sadece mevsim değişikliği değildi. Her şey değişirdi iki mevsim arasında. Kışın bir dağ otelinde kalır, yazın da denize yakın bir otel bulup oraya yerleşirdik. Sürekli yolculuk yapar, başka bir otele gider ve orada kaldığımız yerden devam ederdik. Bazen bahar aylarında babam parasını alamazdı ve pılımızı pırtımızı toplayıp yeniden yola çıkardık. Yolda etrafı izlemeyi severdim ben. Tepelere serpiştirilmiş küçük küçük evlere bakar hayaller kurardım. “Bu insanların hayatları nasıl acaba?” diye düşünürdüm. Babama sorular sorardım. O da bana kocaman bir odanın ortasında yanan bir sobadan ve yere serilen döşeklerde aynı odada yatan onlarca insandan bahsederdi. Bir sürü çocuk vardı bu evlerde. Altı kardeş aynı döşeğe yatar ve sıkı sıkı sarılarak uyurlardı. Benim hayatımda sarılabildiğim tek insan babamdı.
Ne kadar çok kutu var. İşte bunlar da yolda çizdiğim resimler: pembe bir ev, üç tekerlekli bir bisiklet, ip atlayan çocuklar, yoldan geçen bir koyun sürüsü… Resimlerden birinde de pencereden dışarıyı izleyen bir çocuk var. Bunu okuldaki ilk senemde çizmiştim.
Sekiz yaşımda başlamıştım okula. Bir sene geç başlamıştım, yedinci yaşımı kutladığımız sene babamla altı tane otel değiştirdiğimiz için beni okula kaydettirememişti. Okumayı yazmayı da altı yaşımda babam öğretmişti. Derslerde çok sıkıldığımı hatırlıyorum. Kalemlerimin arkasını kemirir, pencereden dışarıyı izler dururdum. Teneffüslerde bahçede oynamayı çok severdim. Okul çıkışlarında ise otele kadar tek başıma yürürdüm. Arkadaşlarım okuldan sonra benimle pek konuşmazlardı.
Bir gün sınıftan bir arkadaşım beni doğum gününe çağırmıştı. O zamana kadar birisinin evine misafir olmamıştım. Önünden yürüyüp geçtiğim, otobüsün penceresinden izlediğim evlerden birinin kapısından içeri girecektim.
Babam beni arkadaşımın evlerinin önüne kadar bırakıp gitmişti. Günlerden cumartesiydi. Otele dönmesi gerekiyordu hemen, hafta sonları otel çok kalabalık olurdu. Daracık bir sokakta karşılıklı bir sürü ev vardı. Arkadaşımın kaldığı ev altı katlıydı. Bütün pencereleri görebilmek için kafamı kaldırıp, gökyüzüne en yakın olan evin içinde olduğumu hayal etmiştim uzunca bir süre. Pencere kenarında oturan bir çocuğun gözüyle etrafa baktığımda aşağıda tek başına bekleyen çocukla göz göze gelmiştim. Hayatımda eksikliğini hissettiğim ama tanımlayamadığım her şey o pencerenin diğer tarafındayken, ben aşağıdaydım. Tam yanımda bir arabanın fren sesiyle irkilip pencereden aşağı düştüm. Arabadan inen sınıf arkadaşım bana doğru gelirken elinde bir hediye paketi vardı. Defter kaplıkları gibi renkli, mavili kırmızılı bir kağıtla sarılmış, üstüne de sarı bir kurdele yerleştirilmiş küçük bir paketti. O paketin içinde ne vardı bilmiyorum ama benim içimi kocaman bir sıkıntı basmıştı o anda. Babamın arabasında hediyemi unuttuğuma dair bir palavra sıkıp kaçmıştım oradan. İki sokak arkadaki parka gidip ağlamıştım. Çok nadirdir aktığı göz yaşlarımın. Hayatım boyunca toplasam üç beş kere hüzünlenip de ağlamışımdır. Ama o gün çok ağlamıştım. Hatta salıncakta sallanırken bir ara burnuma kurabiye kokuları geldiğinde, hıçkırıklarımı tutamamıştım da yoldan geçen teyze kaybolduğum için ağladığımı sanıp yanıma gelmişti. Kurabiye kokularının arkadaşımın evinden geldiğinden adım gibi emindim. Bir sobanın önündeki kocaman bir halının üstünde oturmuş fırından çıkan sıcak kurabiyeleri kapış kapış yiyen sınıf arkadaşlarım gözümün önüne gelmişti. Babam beni almaya geldiğinde ona da aynen böyle anlatmıştım o günü. “Annesi öyle lezzetli kurabiyeler yapmıştı ki baba, tam üç tane yedim”.
Bu kutudaki de okul çantam. En az otelde taşıdığım valizler kadar ağır olurdu bu sırt çantası. Öğretmen o kadar çok ödev verirdi ki bütün kitaplarımı yanımda taşırdım. Bir gün kitabımdaki alıştırmaları yapmayı unuttuğumda öğretmen çok kızmıştı. Bana ceza olarak kendimi anlattığım bir yazı yazmamı söylemişti. O gün otele gittiğimde babam otogardan müşterileri almaya gitmişti. Ne o günkü cezamı, ne de ödevimde yazdıklarımı hiçbir zaman öğrenmedi babam. Ama ödevimi tahtada sesli okuduğum zaman artık sınıf arkadaşlarımdan sık sık duyacağım sorular beni rahatsız etmeye başlayacaktı.
_ Otelde mi kalıyorsunuz?
_ Sizin eviniz yok mu?
_ Televizyonunuz da mı yok?
Ne çok üzülmüştüm. Farklı olmak istemiyordum. Otelde kalmak; arkadaşlarımı evime çağıramamak, halıya yatıp televizyon izleyememek demekti. Daha önce eksikliğini hissetmediğim şeylerdi bunlar. Farklı olmanın kötü bir şey olduğuna az daha inanmaya başladığım zamanlardı. Büyüdükçe geçti.
Kış gelmişti. Mevsim değiştiğinde hayatın da değişir. Her gün okuldan, oraya bir daha dönmeyecekmişim gibi çıkıyordum. Ve bu geri dönmeme fikri beni üzmüyordu. Ne okula, ne insanlara, ne de yerlere bağlanmadım hayatım boyunca.
Şu ayakkabı kutusunda da fotoğraflar var. İki kaplumbağa gülümsüyor. Ne zaman “Evimiz olsa çok sıkılırdık, hiç gezemezdik değil mi baba?” diye sorsam, “Bizim evimiz sırtımızda” derdi babam.
Bir koliyi daha boşaltıp, içindekileri raflara yerleştirdim. Elimdeki bıçakla hızlı hızlı parçalıyordum kolileri. İçinden çıkacakları merak ediyordum. Ne çok dolap var. Her yer dolap. Bazıları boş kaldı. Sanırım bunları da doldurmak gerek. İnsanın evi olması ne tuhaf bir duygu… Babam bana çok şey öğretti ama şu dolaplardan hiç bahsetmemişti daha önce. Artık ondan bahsederken gülümsüyorum. Beni eve kapatan bu adam bana onu, babamı, hatırlatıyor. Hakikaten nasıl ikna oldum buraya yerleşmeye ben?  Bana anahtarı verirken ki heyecanını gördüğümde hayır diyememiştim ona. Elindeki diğer anahtarı da gösterdi ve gözleri parladı. Sarıldı bana. Ben de sarıldım ona sımsıkı. O beni bu güzel, manzaralı, kocaman pencereleri olan eve nasıl hapsettiyse ben de onu kolilerimden birine koyacağım ve yanımda taşıyacağım. Rafa kaldırmadan önce yaşayacak çok şeyimiz olmalı.
Cam kenarındaki koltuğa sırtımı yaslamış yerde otururken, ortalığa saçtığım onca anının arasından bir ses yükseliyor. Yol arkadaşıma, babama, son kez veda ederken, içerde kocaman bir gardırobu tek başına monte etmeye çalışan adamın yüzünü görüyorum kapı aralığında. “Makas vermedim mi demin sana? Hala o bıçağı sürtüp duruyorsun. Dişlerim kamaşıyor ya, inadına yapıyorsun değil mi?” Bir sessizlik oldu. “Bak gelirsem seni o kolilerden birine kapatırım.” Hain bir sırıtış var yüzümde. Babam da bu sesi hiç sevmezdi. İki adam, iki mevsim… Kış geliyor!
“Bu evin kocaman bir balkonu var!” diye sevinçle sesleniyorum kapıdan kafasını uzatan adama.
_ Evet. Hatta istediğin zaman kaçabilmen için o balkondan aşağı inen bir de yangın merdiveni…

Uzaklarda Gözüm

                              

İnterrail planlarımız için betüşle ülkeleri paylaştık. Benim payıma düşen ülkelere
şöyle bir maps.google aracılığıyla göz attım. wikitravel da bana bu konuda çok destek
oldu sağolsun. Sonra içimden kuşlar uçtu uçtu uzaklara gidip geldiler. Geldiklerinde bana
gördükleri her yeri anlattılar. Ben de kuşbakışıyla aklımda kalanları çizdim. Venedik'ten, Prag'dan, 
Berlin'den, Viyana'dan, ve diğer şehirlerden bahsettiler. Renkli sokaklardan, insanlardan,
binalardan, kalıntılardan, denizden, topraktan, taştan, yağmurlu ve güneşli havalardan...
Kuşlara söz verdim, bir daha ki sefere birlikte gideceğiz dedim. Döndüğümüzde birlikte anlatırız
masallarımızı. Tadı damağımda kaldı doğrusu... Kabul ettiler beni beklemeyi ve içimde pırpırpır kanat
çırparak heyecanımla beslenmeyi, beslemeyi heyecanımı... 

Bu Son (ikinci öyküm)



“Deli baban ne yapıyor, haber var mı?”    
“Yok, ne yapsın, köye yerleşti, orada başka bir adam olarak yaşlanıyor.”
“Sen ne zaman gideceksin köye?”
“Ben gitmeyeceğim Neriman Teyze.”
“Oğlum ne yapacaksın tek başına, git babana mukayyet ol.”
Oğulların babalara mukayyet olma zamanı. 28 yaşındayım ve kendime bile hayrım yok babama nasıl bakayım.
“Sen niye geldin geri?”
“Eve alıcı çıkmış, Selim abi aradı ondan geldim.”
“İyi, iyi. Ama buradan alacağın üç kuruş parayla bir ömür geçmez oğlum, git sen de köyüne. Al iki dönüm arazi ağalar gibi yaşa. Böyle işsiz güçsüz… Okul da okumadın. İstanbul’un neresinde oturuyordun sen?”
Okumadım teyze evet. Kafamız basmıyordu. Biliyorum senin oğlan Amerika’ya, kızın da varlıklı bir aileye gelin gitti. Gitti de ne oldu bak seni yanında götüren olmamış ki hala pencerelerden ona buna laf yetiştiriyorsun. Nasıl da biliyor işim gücüm olmadığını. Kaçsa da kurtulamıyor insan demek ki; başkaları sizi kaçtığınız yerlerde yaşatmaya devam ediyor.
Buraya en son iki sene önce geldim. Babamı almak için. Selim Abi aradı baban iyi değil, sağdan soldan topluyoruz dedi. “Bazen beni bile tanımıyor şu hayırsız baban, düşünebiliyor musun beni!” diye hayıflandı. Selim abi de unutulacak adam değildir hani. Uzun boylu geniş omuzlu iri yarı bir adamdı eskiden. Şimdi yanında durunca o kadar heybetli gelmiyor. Yine de hakkını vermek gerek yüzündeki çizgileri, damarlı ellerini ve kafasının açılan kısımlarını saymazsak hala çakı gibi adam. Korkardım ben çocukken onu sokakta görünce. Bazen peşine takılır yürüyüşünü taklit ederdim. Kafasını yana doğru hareket ettirecek gibi oldu muydu topuklardım. Akşamları kahvede aynı masada oynarlardı babamla. Babam kahveden geldiğinde Selim abiye söve söve bitiremezdi. “Yine taşladı beni pezevenk, tek el bitemedim. Bütün kahve sayemde beleşe çay içiyor ulan” diye söylenir dururdu. Ertesi gün sabah Selim abinin dükkanına uğramadan da işe gidemezdi ama. Bir çayını içer akşam için sözleşir öyle yola koyulurdu. Hah! Selim Abi de geliyor işte.
“Murat, gel lan buraya hayta seni! İşin düşecek de ancak geleceksin?”
“Yok abi ya, koşuşturmaca işte. Gelemiyoruz.” “Hadi selametle teyze.” Kafasını salladı Neriman teyze. Gönülsüz.
“Hadi oradan lan hayırsız, babasının oğlu işte. Gel benim dükkana gidelim de bir çay ısmarlayayım sana. Babana olan borcumu anca böyle öderim zaten”.
Güldük ikimiz de. Babamdan bana bir bu ev kalmıştı demek ki, bir de kahvede ısmarladığı çayların hatırı. Selim Abi dükkana buyur etti beni. Hiç değişmedi bu dükkan; ben bildim bileli böyle küçük sıkış tepiş bir yer. Bisküviler, çikolatalar, deterjanlar, meyve suları, tuvalet kağıtları hepsi aynı rafta. Annem elime liste verip de bakkala gönderirdi bazen. Elimi uzattım mıydı kafama bir tane vururdu Selim abi “Dur lan devireceksin hepsini, ne istiyorsan söyle ben veririm” derdi. İki üç tabure hep dururdu dükkanının önünde. Gelen geçeni kolundan tutar bir çay içirmeden göndermezdi. Şimdi bir de girişe tente asmış Gölgelik olmuş. Eksilmiyordur şu sıcaklarda misafiri.
“Çek bakalım bir tabure şuradan.” Sırtımı sıvazladı bir eliyle, diğeriyle de terli avucumu iyice sıktı. Taburelerden birine bırakıverdim kendimi.
Hemen iki çay söyledi. “Biri açık olsun” diye ekledi. Vay be! İki sene önce babamla otururken, şu boş taburede de babam vardı o zaman, abi benim ki açık olsun demiştim. Nasıl da tutmuş aklında hayret. Keyiflendim bir anda. Açık olan çayı bana uzattı çocuk, diğerini de “Buyur abi” diyerek masanın diğer ucuna bıraktı.
“Eee, anlat bakalım nasıl gidiyor? Babanla görüşüyor musunuz?”
Azıcık havadan sudan konuşsak, sonra da parayı alıp gitseydim olmaz mıydı? Sıcak, terliyorum. Çay harareti alırmış; ben iyice bunalıyorum.
“Bilirsin abi, hep dönelim köyümüze derdi de anam ikna olmazdı. O da ölünce koca evde tek başına duramadı. Hastalık falan derken, istediği gibi oldu işte sonunda gitti.”
“İyi, iyi. Az haytalık etmedik babanla. Hey gidi günler!” Yutkundu bir an sessiz kaldı. “Aklı geri geldi mi?”
“İlaçlarını düzenli kullandığı sürece sıkıntı yok abi. Büyük halamla oğlu var memlekette. Onlar bakıyor saolsunlar.”
“Vay be, bu hallere düşecek adam değildi senin baban!” İçini çekti, uzaklara doğru baktı. Benden bir onay cümlesi mi bekledi bilemedim ama sustum. O devam etti:
“Evin parasını alınca sen de dönecek misin memlekete?”
“Yok abi, ben buralardayım.”
“Bak oğlum kaç yaşına geldin, güzel bir iş kur şu parayı çarçur etme. Sonra da çoluk çocuğa karış. Buluruz sana helal süt emmiş bir kız bizim mahalleden. Bizim evladımızsın sen de.”
“Var kafamda birkaç iş fikri abi, bakacağız.” Telefonum çalıyor. İzin alıp açıyorum.
“Hı hı. Tamam. Yarın uğrayacağım. Tamam. Şimdi müsait değilim ben sonra ararım.”
Kısa cevaplar veriyorum hattın öbür ucundaki kadına. Özlemiş olsa gerek, yine ayağına çağırıyor.
 “Ne o, manitan mı kerata?”
Bir sevdiğimin olması Selim Abiyi keyiflendirecek gibi. Yüzünde manidar bir gülümseme var. “Evet abi. Karı milleti işte dırdırı bitmiyor. Neredesin, ne zaman geleceksin falan filan.”
“İyidir iyi. Deme öyle. Gençken dırdır diyor insan da sonra iki çift muhabbetini özlüyor. Asiye Ablan hayatta olsaydı, akşam eve gidince çene çalardık. Şimdi in cin top oynuyor evde. İnsanın gidesi gelmiyor. Baban da gitti. Herkes gidiyor birer birer.”
Hiçbir şey söyleyesim gelmedi. Sussam ayıp mı olur? Özlemini, yalnızlığını görmezden gelsem, bir iç çekişle geçiştirsem. Yakışmıyor bu adama böyle hüzünlenmek. Bıyığını bura bura çayını höpürdetmeli ve kahkaha atarken göbeği hoplamalı.
“Az topumuzu kesmemişti Aysel abla. İyi kadındı mekanı cennet olsun.”
“Öyle öyle. Neyse bakalım Murat seni de çok tuttum. Birer çay daha içelim diyeceğim ama genç adamsın şimdi benimle oyalanma sen, hatunu da bekletme. Al bakalım, bu senin evin parası. Evin anahtarı bende hala, istersen gidip bakarsın son bir kez.”
“Yok abi, saol.”
“Sen bilirsin oğlum.”
“Allaha ısmarladık Selim Abi. Bir daha görüşemezsek hakkını helal et.”
“Helal olsun be çocuk, mahalleni özlersen evim yok diye düşünme. Selim abin ölmez daha evelallah.”
“Ölüm sırayla değil ya abi. Sen hepimizi gömersin valla.”
Keyifli keyifli güldü. Sonra hırıltılı bir öksürük tutturdu. Tütünden sararan bıyıklarına tükürükleri bulaştı. Gömleğinin koluyla sildi. Ayağa kalktı ve sırtımı sıvazladı kuvvetlice. El sıkıştık, sarıldık. İçtenliğini hissettim kocaman kollarıyla beni sarmalayıp, elleriyle sırtıma vurduğunda. Yaşlılık kokusu diye bir şey var mıydı bilmiyorum ama iki sene önce babama da sarıldığımda aynı koku vardı. Ekşimsi acımsı ama tuhaf bir koku. Sanki birazcık da toprak kokusu. Arkam dönük yokuşu çıkarken seslendi:
“Babanla görüşürsen selamımı söyle!”
Görüşmeyeceğim tabi. Elimi önce başımın hizasında kaldırıp sonra göğsüme koydum, aldım selamı. Alıp sol göğsüme koydum. Orada duracak bir süre. Sonra benimle beraber gidecek. Babam aylaktı, küfürbazdı ama iyi adamdı. Benimle direkt konuşmazdı hiç, annemi aracı ederdi. Ara sıra ödev yaparken gelir kafama vururdu “ne çalışıyor bu çocuk hiç anlamam, verseydik Rüstem’in yanına bir iş öğrenirdi” diyerek anneme takılırdı. Annem de okuyacak benim oğlum büyük adam olacak derdi. Önce annem vazgeçti hayal kurmaktan ve gitti. Sonra da babam. Annemi yukardaki aldı, babamı da ben gönderdim. Köyde, artık başka bir adam olarak yaşayacaktı. Ölümden daha mı iyiydi böylesi? Bilmiyorum. Yaşamla ilgili sorunlarım var ama ölümle bir alıp veremediğim yok.
Okumadım, büyük adam olmadım. Evden kaçtım 19 yaşımda. Bir iş buldum. Asker kaçağıydım. İki sene sonra da annem kanser oldu. Bilmiyorum benim yüzümden miydi ama babam konuşmadı benimle cenazede. Neriman Teyze annemi benim öldürdüğümü söyledi penceresinden bağıra bağıra. Sonra yakalandım, askere aldılar. Nerden geldi şimdi bunlar aklıma, işte sırf bu yüzden bu mahalleye gelmek istemiyorum. Bu son. Şu kadını da bir arayayım. Bu da son.
 “Alo. Kusura bakmayın az önce konuşamadım. Evet. Evet. Biliyorum tahlillerimi geciktirdim. Kontrole de gelemedim. Evet, tabi denkleştirdim parayı. Yarın gelip başlıyorum tedaviye. Çok teşekkürler hemşire hanım. İyi günler.”
İlik kanseri teşhisi koydu doktor. Aile geçmişinde kanser var mı diye sordu. Annem de kanserden öldü, ne kanseriydi acaba? Cevap vermedim doktora. Sustum. Annemden kanserli hücrelerini, babamdan da haytalığını almışım.
Bu doktor milleti de çok ısrarcı. İyi olmamı mı istiyor yoksa iyi etmek mi? Babamı aramalı mıyım para gönderiyorum diye, evi sattım diye. Şimdi iyice öfkelenir bana telefonda söylemediğini bırakmaz. Halama parayı gönderir, durumu anlatırım. O da babama nasıl anlatırsa anlatsın.

Neden Neriman teyze babanın yanına git dedi ki, birinin arkasından gideceksem pekala bu annem de olabilir. Aklına gelmemiş olmalı, oysa benim aklımdan hiç çıkmıyor.

geçersiz


Bugün senin doğum günün. Ama bu daha öncekiler gibi sana doğum gününü kutlamak için yazılmış bir yazı değil. Bir hediye ya da sürprizim yok bu sefer. Oturup düşündüm bir süre sana ne verebilirim, seni nasıl mutlu ederim diye. Hiçbir şey gelmedi aklıma. Canım istemedi gidip bir mağazadan sana bir hediye seçip onu ertesi gün elinde olacak şekilde kargoya yetiştirmeyi. Hatta düşünmeyi bile istemedi canım o bir süre bir hayli kısa bir süre oldu. Derken yazmak istedim. Sustuklarımı yazmak belki. Ama dediğim gibi sana vermek istediğim şey sadece anlatmak istediklerim oldu ve bunlar kesinlikle süslü püslü paketlerdeki meraklı bakışları doyuran cinsten değillerdi. Özel bir günde, kendini özel hissetmek istediği bir günde insan bunları okumak istemez elbet, sanırım vicdansızım biraz. Hatta sanırım okumayacaksın. Belki bunları okuyacak olduğundan şüphe duymasam yazma cesareti de bulamazdım. Ama zaten okuyacağını bilsem bildiğim ikinci bir şey daha olurdu; o da benim yazdıklarımı takip ediyor olman. Hatta belki ikinci bilgi tüm bunları yazmama gerek kalmadan senin beni anlamanı sağlardı. Böylece daha huzurlu hissederdim ben, sen de beni suçlamaktan vazgeçerdin. Okumadığını biliyorum işte. Okusaydın üçüncü dereceden tekil kişilere bırakmazdın hal hatır sorma sırasını. Sevdiğim insanlara gözü kapalı verdiğim değeri bilirsin. Ve olur ki bütün kırgınlıkları kızgınlıkları elimin tersiyle iter yine yanına koşarım kış kapıya dayanınca küremeye adam gerek diye hızlı adımlarla. Herkese her zaman iki kişiyi anlattığımı ve o iki kişinin yanımda olmasının kendimi nasıl da şanslı hissettirdiğini de bilirsin. Yanımda mısınız? Artık bundan çok emin değilim. Zorda kaldığım zaman başımı sokacak bir karanlık delik aradığımda siz aklıma gelmiyorsunuz. Belki bu mesafelerin kaçınılmaz sonucu. Ama yolculuk diye de bir şey vardı ve sizin yolunuz benim kapımın önünden geçmiyordu. Her zaman kendi ayaklarımın üzerinde durabilmenin ve canım yandığında ağlayabilmenin maharet olduğuna inandım ve yanımda olmayanların oldukları yerde mutlu olmalarını diledim. Kimse anlatmamakla suçlayamaz, hep sessiz çığlıklarım vardı geri dönüp baktığımda. Bazen yükseldi sesim duymayan kalmadı. Bazen güldüm kahkahalarla. Beni tanıyanlar tepkisiz kaldı ama ne tuhaftır ki tanımayanlar kahkahalarımdan bin bir anlam çıkardı. Bazen yazdım, bazen sustum. Ayrılıklar yaşadım. Uzaklara gittim tek başıma, kaçtım. Adına tatil dedim. Taşındım. Kendimi bildim bileli kendimi ordan oraya taşıdım. Başlangıçlar yaptım sonların ardından debelendim de yine izi kaldı bazen. Bilmediğim biri bir soru yöneltti bana bir akşam vakti. Neden artık eğlenceli fotoğraflar paylaşmıyorsun dedi. Onun fark etmiş olması değil, diğerlerinin fark etmemiş olması dikkatimi çekti. Sonra yeniden mutlu olmayı seçtim. Çok değer verdiğim bir şeydi gezenti. İçimdekileri ilk defa sansürsüz dökebiliyordum bir başkasına. Kayboldu gezenti. Bekledim bazen gelirsiniz diye. kötü günümde kar küremeye. Belki herhangi bir şey için değil de sırf benim için gelirsiniz diye bekledim. Gelmişken görülen yol kenarındaki bir uğrak olmak istemedim. Hediyeler istemedim yeni evime, misafir olun istedim.  Sessizlik. Konuşmak istemediğimi söylediğim zaman istediğimde arayabileceğimi düşündüğünüz için belki de; beklediniz. Sustum. Dönmedim geri. İhtiyacım yoktu kimseye, tek başına güçlü bir çift bacağın üzerinde öylece dikilen bir hatun. Olduğu gibi kabul etmekti belki arkadaşlık, dostluk, sevgi. Hiç bir zaman şikayet etmedim. Ve bir zaman sonra, epey uzun bir zaman sonra, ilişkilerime baktığımda şunu fark ettim; sıkıntılarla yüzleşmek zorunda kalmamak uğruna koşulsuz bir kabullenme mekanizması geliştirmişim. Sevgiyi sınamaktan, hissettiklerime karşılık bulamamaktan ve kabul görememekten korkup; uyum sağlamayı uygun görmüşüm kendime. İpleri uzun bırakarak mesafelere rağmen bağları korurum sanmışım.  Çok yorgunum. Uzun zamandır böyle bu. İnsanlardan yoruldum; sevmiyorum artık onları. Mutlu olmayı seçtiğim zamanlarda dahi beni mutlu eden şey kişiler değil de otobüsteki boş koltuğu kapmak ya da keyifli bir kitabın sonuna doğru bir sigara yakmak oluyor. İşin tuhafı diğerleri gibi olmaktan korkmuyorum da onlardan ayrı düşer de ancak böyle mutlu olduğumu fark edersem diye korkuyorum. Yalnızlığımdan keyif almaya başladığım anda planlar yapışım, akşam gezmelerim ve yeni insanlar tanıma telaşım da bundandı. Herhangi bir kişiyi hayatımın herhangi bir zamanında vazgeçemeyeceğim bir yere koyabileceğimi sanmıyorum bundan böyle. Kaybetmekten de korkmuyorum. Bencilleşiyorum. Kimseye dokunmak istemediğim zamanlarda verilen sorumluluklarla ne yapacağımı bilemeyip tedirgin oluyor elime yüzüme bulaştırıyorum. Bir işin ucundan tutup da planlar yapmaya kalktığımda kendimi daracık bir teneke kutunun içine sokuşturulmuş nemli bir havlu gibi hissediyorum. Bir türlü kuruyamıyorum, nefessiz kalıyorum, büzüşüyorum, sinirlerim yıpranıyor. Her şey geçiyor, ortalı sakinleşiyor ve ben kendimi kurulanmak üzere yüksekçe bir yere asıp soluklanıyorum. Kırışıklıklarım da gidince hiç bir şey yaşanmamış gibi yeniden şemsiyesiz dolaşıyorum yağmurlu bir günde belki bu sefer ıslanmam diye. ve yeni baştan... Güneşli bir günde insanlara bakıyorum, güneşi bekleyip güneş kremiyle ondan sakınan insanlar. Benim gibi. İnsanlara inanmayıp onlardan medet uman şule gibi. Yalnız kalmak isteyip o kadar bencilleşemeden suçluluk hissiyle güneş kremsiz şapkasız sokağa çıkan ben gibi. Halbuki ne büyük bir lüksün peşindeyim kendi çatımı yağmurdan korumaya çalışarak. Dokunmadan izlemek istiyorum yağmuru. Bencillik kafamı çıkardığım anda sorumlulukla yüzleşiyor ve damlalar kuru yerlerimi bulmakta gecikmiyor. Varlığınızı hissetmediğim gibi artık yokluğunuzu da hissetmiyorum. Kimseye heyecanla gezentiden bahsetmiyor ayda bir kaç kez sayfalarını açıp ah etmiyorum. Fotoğraflarımıza bakıp da özledim yazasım gelmiyor. Yeni arkadaşlarımı sizinle kıyaslamıyorum. Anılar kafamdan bir bir siliniyor. Güzel şeyleri hatırlıyorum bazen; bazen de acımasızca bu yazıyı yazdığım andaki gibi sadece kötü şeyleri... Yanımda olmayıp da yanımdaymışsınız gibi hissetmemi bekleyerek bana bir arkadaşlık görevi veriyorsunuz. Halbuki şu anda hiç kimse için kılımı kıpırdatmak istemiyorum. Gerçekten! Hiç kimse! Ne tuhaf, her gün birisinin sorununun çözümünde pay sahibi olan ve onları desteklemeye çalışan birisinin ağzından çıkması bunların. Sanırım bu onlardan bir şey beklemiyor olmamla alakalı. Sorunlarını dinlediğim insanlardan kendi sorunları için çaba harcamaları dışında bir şey beklemiyorum. Beklerken yorulduğum diğer insanlardan uzaklaşarak beklentilerimden de uzaklaşıyor olmak beni rahatlatıyor. Tüm bu karmakarışık hislerin, alınan kararların, zamanda yaptığım yolculukların, başını alıp gidişlerimin, insanlara olan güvensizliğimin sebepleri sizde var. Yaşadıklarımın bende bıraktıklarını bir vesileyle size aktardım hep. Olayları, kişileri bütün hayal kırıklıklarımı ve zamanın içinde bir yere tutunamayışımın ve bir yere ait hissedemeyişimin sancılarına ortak ettim sizi. Kayıplar, aksaklıklar, hastalıklar, pişmanlıklar, kurnazlıklar, dedikodular, ikilemler, ikiyüzlülük... Hayatımda çok fazla insan olmadı. Tanıdığım çok fazla insanın içinde daha fazla tanımak istediğim çok azına yakınlaştım. O çok azının bir kısmı hala benimle, bir diğer kısmı ise güvensizliğimin sorumlusu olmakla yükümlü olarak aslında hala yine benimle. Benim kardeşim yok ve çok fazla dost da edinmedim. Teyze olacaktım çocuklarınız olunca ama kardeş bile olamadım. İlk gençlik fantezileri işte. Sanırım kardeşlerim olduğunuz fikrine zamanla benzerlikler kurduğum fiziksel özelliklerle de birlikte iyice inanmaya başlamıştım. Halbuki bende için bir evde tek çocuk olmanın dışındaki diğer olasılıkların hiçbir anlamı olmadı. Nasıl bir bağ kurmuştum bilmiyorum, içini nasıl doldurmuştum sıfatların. O özlemler nasıl gözyaşı olabiliyordu yalnızlığın kupkuru yazında. Zordu bazen. Yanımda olmanızı çok istedim. Bazı yükleri sırtımdan çekip çekip çıkarmanızı. Ben yapamıyordum artık çünkü. Ne taşıyabiliyordum ne de çıkartıp atabiliyordum. Ama nasıl söylenirdi ki gelin alın diye. Elini nasıl uzatırdı ki insan kilometrelerce öteye. Anlamanızı bekledim. Sormanızı büyük sessizliğime dalıp gitmeden önce beni dürtmenizi. Sanırım başım sıkışınca aradığımda koşup yetişecek birisinin olmayışına dair şüphem yok. Benim bencilliğimden şikayet edecek olan olursa bundan sonra en azından böyle bir savla ortaya çıkıp da dokunulmazlığımı ilan edebilirim: evet bencilim, sorunlarımda da bencilim, onlar benim sorunlarım ve ben çözerim; kötü günüme denk gelmeyeceksin rahat bir nefes al bakalım şimdi. Böylece hayal kırıklıklarına açılan kapı kapanır. Belki yarın yazsam bunları yazmazdım. Peki bugün yazabiliyor olmam bu yazıyı geçersiz kılar mı?

ps. bak işte okumadın. hani takip ediyordun üç nokta

23 Ocak 2013 Çarşamba

Şiirimsi (2006)



Açıldı kanatları kocaman

Yollar açıldı

Upuzun,
Sonu görünmeyen yollar
Gel dedi sen de.
Eğdi başını arkasına bakarak
Taşırım ben senin yükünü de



Koca bir balyoz vurmuştu

Masaldaki fasulyeden inen dev
Yoktu yol üzerinde
Ne şehir ne binalar
İnsanlar…
Sadece toprak yollar



Ah dedi bu göçler…

Bu gidişler
Bu dönüp de bulamayışlar
Bulup da yeniden başlayamayışlar.



Kır dedi kanadımı

Ben senin dört mevsimini severim.
Ama en çok baharını severim
Yeşil yapraklarını
Bitmeyen şarkılarını
Utangaç bakışlarının ardından
 beni süzen gözlerini…



Yolculuk başlamıştı bile

Mırıldandı durdu bütün gece
Duymasındı ne bir yaprak hışırtısı
Kum fırtınası
Korktukça uzaklaşıyordu
Kalmak istedikçe gidiyordu
İkisine de yeterdi onun kocaman
Bembeyaz kanatları



Bulutların arasına götürürüm seni

Bozarız gökyüzünün şeklini
Çalarım sana mavisinden
Bulutların beyazından
Geceyi boyarsın
Duvarındaki resimler gibi
Rengarenk



Siyah da olmalı

Yola çıkmalı bazen
Biraz duman alıp getirmeli
Uzak ülkelerden



Ve yollar..

dönüşü olmalı
Gittiği gibi gelmeli
her giden

yıl 2013 yine kaçmak var aklımda!





gitmem gerek yine

yeni bir yolculuk bulmalıyım kendime
sırt çantama bir kazak bir pantolon koymalıyım
kitap almalıyım yanıma
ama en çok defter
yazmam gerek en uzun en sıkıcı en karanlık

gitmem gerek herhangi bir yere
bir başıma

aradığım bir şey yok
peşinden gittiğim...
canım yol çekti işte
tanımadığım bilmediğim yollarda yürümeli
sonra bir yerde oturup şekersiz çayımı içmeliyim
şıngırdatmadan sessizliği
keyifli bir manzaraya karşı

bir koşu gidip bir koşu geri dönmeliyim
hiç gitmemiş gibi yapmalı
ama döndüğümde bir şeyler değişmiş olmalı

yolculuk zamanım geldi
uzaklaşmak kalabalıktan
ve yalnız kalmak, gerçekten
öyle istiklalde tek başına yürümek gibi
ya da bir kahve için köşede bir yere oturup da
insanlara arkanı dönmek gibi değil
sıkıcı pis bir yalnızlıktan bahsetmiyorum
aksine özgürlüğün damağına yapışıp kaldığı
gözlerinin uzakları görebildiği

dünyayı ayaklarımın altına alıp da
ruhumu yüksek bir salıncakta rüzgara karşı sallandırdığım
derin bir nefes alırken
kollarımın hiç yorulmadan saatlerce itebildiği...

yeniden dünyaya düşecek olduğumu bilsem de
rüzgarın karıştırdığı saçlarımdaki düğümler
ve çarpışı yüzüme soğuk
hissettiğim o güç, o özgürlük, o huzur...

hiç bitmeyecek yollar
ve yola çıkmak için duyulan arzu
iplerimi kesmek için babamın verdiği kör bir çakı
kesip kesip kurtulacağım
ve döndüğümde yeniden bağlayacağım iplerimi bir bir

güzel olan zaten gidebilmenin kendisi
gittiğin yerde kalmak zorunda olmayışın...

güzel olan yolculuğun kendisi.

güzel olan istediğin an
yalnız kalabilme lüksüne sahip olman.


sorunlarınızın ağaçta bittiğini düşünün erik gibi mesela. boyunuzun yetiştiği yerdekileri çatır çutur yersiniz sonra orada yenileri çıkar onları da bir güzel kopartırsın dalından, hiç zorlanmadan. ağacın tepesindeki erikler de gün geçtikçe kızarır, büyür kocaman olur ve çürür zamanla. ama onlara ulaşmak zordur. Yukarıya baktığınızda görürsünüz ama aşağıdakileri toplamak varken yukarı çıkmak işinize gelmez, zor gelir. işte bizim gündelik çabalarımız: her gün bir yenisi eklenen ufak tefek aşılabilir ve dalından kopardıkça ufak mutluluklar yaşadığımız.. ve büyük kocaman sorunlarımız: ulaşmak için çaba gerektiren, olgunlaştıkça tadı kaçan ve uzanmak istemediğimiz ama her zaman ağacın tepesinde bize bakıp bakıp kırmızı kırmızı gülen..

ŞAPKACI