“Deli baban ne yapıyor, haber var mı?”
“Yok, ne yapsın, köye yerleşti, orada başka bir adam olarak yaşlanıyor.”
“Sen ne zaman gideceksin köye?”
“Ben gitmeyeceğim Neriman Teyze.”
“Oğlum ne yapacaksın tek başına, git babana mukayyet ol.”
Oğulların babalara mukayyet olma zamanı. 28 yaşındayım ve kendime bile hayrım yok babama nasıl bakayım.
“Sen niye geldin geri?”
“Eve alıcı çıkmış, Selim abi aradı ondan geldim.”
“İyi, iyi. Ama buradan alacağın üç kuruş parayla bir ömür geçmez oğlum, git sen de köyüne. Al iki dönüm arazi ağalar gibi yaşa. Böyle işsiz güçsüz… Okul da okumadın. İstanbul’un neresinde oturuyordun sen?”
Okumadım teyze evet. Kafamız basmıyordu. Biliyorum senin oğlan Amerika’ya, kızın da varlıklı bir aileye gelin gitti. Gitti de ne oldu bak seni yanında götüren olmamış ki hala pencerelerden ona buna laf yetiştiriyorsun. Nasıl da biliyor işim gücüm olmadığını. Kaçsa da kurtulamıyor insan demek ki; başkaları sizi kaçtığınız yerlerde yaşatmaya devam ediyor.
Buraya en son iki sene önce geldim. Babamı almak için. Selim Abi aradı baban iyi değil, sağdan soldan topluyoruz dedi. “Bazen beni bile tanımıyor şu hayırsız baban, düşünebiliyor musun beni!” diye hayıflandı. Selim abi de unutulacak adam değildir hani. Uzun boylu geniş omuzlu iri yarı bir adamdı eskiden. Şimdi yanında durunca o kadar heybetli gelmiyor. Yine de hakkını vermek gerek yüzündeki çizgileri, damarlı ellerini ve kafasının açılan kısımlarını saymazsak hala çakı gibi adam. Korkardım ben çocukken onu sokakta görünce. Bazen peşine takılır yürüyüşünü taklit ederdim. Kafasını yana doğru hareket ettirecek gibi oldu muydu topuklardım. Akşamları kahvede aynı masada oynarlardı babamla. Babam kahveden geldiğinde Selim abiye söve söve bitiremezdi. “Yine taşladı beni pezevenk, tek el bitemedim. Bütün kahve sayemde beleşe çay içiyor ulan” diye söylenir dururdu. Ertesi gün sabah Selim abinin dükkanına uğramadan da işe gidemezdi ama. Bir çayını içer akşam için sözleşir öyle yola koyulurdu. Hah! Selim Abi de geliyor işte.
“Murat, gel lan buraya hayta seni! İşin düşecek de ancak geleceksin?”
“Yok abi ya, koşuşturmaca işte. Gelemiyoruz.” “Hadi selametle teyze.” Kafasını salladı Neriman teyze. Gönülsüz.
“Hadi oradan lan hayırsız, babasının oğlu işte. Gel benim dükkana gidelim de bir çay ısmarlayayım sana. Babana olan borcumu anca böyle öderim zaten”.
Güldük ikimiz de. Babamdan bana bir bu ev kalmıştı demek ki, bir de kahvede ısmarladığı çayların hatırı. Selim Abi dükkana buyur etti beni. Hiç değişmedi bu dükkan; ben bildim bileli böyle küçük sıkış tepiş bir yer. Bisküviler, çikolatalar, deterjanlar, meyve suları, tuvalet kağıtları hepsi aynı rafta. Annem elime liste verip de bakkala gönderirdi bazen. Elimi uzattım mıydı kafama bir tane vururdu Selim abi “Dur lan devireceksin hepsini, ne istiyorsan söyle ben veririm” derdi. İki üç tabure hep dururdu dükkanının önünde. Gelen geçeni kolundan tutar bir çay içirmeden göndermezdi. Şimdi bir de girişe tente asmış Gölgelik olmuş. Eksilmiyordur şu sıcaklarda misafiri.
“Çek bakalım bir tabure şuradan.” Sırtımı sıvazladı bir eliyle, diğeriyle de terli avucumu iyice sıktı. Taburelerden birine bırakıverdim kendimi.
Hemen iki çay söyledi. “Biri açık olsun” diye ekledi. Vay be! İki sene önce babamla otururken, şu boş taburede de babam vardı o zaman, abi benim ki açık olsun demiştim. Nasıl da tutmuş aklında hayret. Keyiflendim bir anda. Açık olan çayı bana uzattı çocuk, diğerini de “Buyur abi” diyerek masanın diğer ucuna bıraktı.
“Eee, anlat bakalım nasıl gidiyor? Babanla görüşüyor musunuz?”
Azıcık havadan sudan konuşsak, sonra da parayı alıp gitseydim olmaz mıydı? Sıcak, terliyorum. Çay harareti alırmış; ben iyice bunalıyorum.
“Bilirsin abi, hep dönelim köyümüze derdi de anam ikna olmazdı. O da ölünce koca evde tek başına duramadı. Hastalık falan derken, istediği gibi oldu işte sonunda gitti.”
“İyi, iyi. Az haytalık etmedik babanla. Hey gidi günler!” Yutkundu bir an sessiz kaldı. “Aklı geri geldi mi?”
“İlaçlarını düzenli kullandığı sürece sıkıntı yok abi. Büyük halamla oğlu var memlekette. Onlar bakıyor saolsunlar.”
“Vay be, bu hallere düşecek adam değildi senin baban!” İçini çekti, uzaklara doğru baktı. Benden bir onay cümlesi mi bekledi bilemedim ama sustum. O devam etti:
“Evin parasını alınca sen de dönecek misin memlekete?”
“Yok abi, ben buralardayım.”
“Bak oğlum kaç yaşına geldin, güzel bir iş kur şu parayı çarçur etme. Sonra da çoluk çocuğa karış. Buluruz sana helal süt emmiş bir kız bizim mahalleden. Bizim evladımızsın sen de.”
“Var kafamda birkaç iş fikri abi, bakacağız.” Telefonum çalıyor. İzin alıp açıyorum.
“Hı hı. Tamam. Yarın uğrayacağım. Tamam. Şimdi müsait değilim ben sonra ararım.”
Kısa cevaplar veriyorum hattın öbür ucundaki kadına. Özlemiş olsa gerek, yine ayağına çağırıyor.
“Ne o, manitan mı kerata?”
Bir sevdiğimin olması Selim Abiyi keyiflendirecek gibi. Yüzünde manidar bir gülümseme var. “Evet abi. Karı milleti işte dırdırı bitmiyor. Neredesin, ne zaman geleceksin falan filan.”
“İyidir iyi. Deme öyle. Gençken dırdır diyor insan da sonra iki çift muhabbetini özlüyor. Asiye Ablan hayatta olsaydı, akşam eve gidince çene çalardık. Şimdi in cin top oynuyor evde. İnsanın gidesi gelmiyor. Baban da gitti. Herkes gidiyor birer birer.”
Hiçbir şey söyleyesim gelmedi. Sussam ayıp mı olur? Özlemini, yalnızlığını görmezden gelsem, bir iç çekişle geçiştirsem. Yakışmıyor bu adama böyle hüzünlenmek. Bıyığını bura bura çayını höpürdetmeli ve kahkaha atarken göbeği hoplamalı.
“Az topumuzu kesmemişti Aysel abla. İyi kadındı mekanı cennet olsun.”
“Öyle öyle. Neyse bakalım Murat seni de çok tuttum. Birer çay daha içelim diyeceğim ama genç adamsın şimdi benimle oyalanma sen, hatunu da bekletme. Al bakalım, bu senin evin parası. Evin anahtarı bende hala, istersen gidip bakarsın son bir kez.”
“Yok abi, saol.”
“Sen bilirsin oğlum.”
“Allaha ısmarladık Selim Abi. Bir daha görüşemezsek hakkını helal et.”
“Helal olsun be çocuk, mahalleni özlersen evim yok diye düşünme. Selim abin ölmez daha evelallah.”
“Ölüm sırayla değil ya abi. Sen hepimizi gömersin valla.”
Keyifli keyifli güldü. Sonra hırıltılı bir öksürük tutturdu. Tütünden sararan bıyıklarına tükürükleri bulaştı. Gömleğinin koluyla sildi. Ayağa kalktı ve sırtımı sıvazladı kuvvetlice. El sıkıştık, sarıldık. İçtenliğini hissettim kocaman kollarıyla beni sarmalayıp, elleriyle sırtıma vurduğunda. Yaşlılık kokusu diye bir şey var mıydı bilmiyorum ama iki sene önce babama da sarıldığımda aynı koku vardı. Ekşimsi acımsı ama tuhaf bir koku. Sanki birazcık da toprak kokusu. Arkam dönük yokuşu çıkarken seslendi:
“Babanla görüşürsen selamımı söyle!”
Görüşmeyeceğim tabi. Elimi önce başımın hizasında kaldırıp sonra göğsüme koydum, aldım selamı. Alıp sol göğsüme koydum. Orada duracak bir süre. Sonra benimle beraber gidecek. Babam aylaktı, küfürbazdı ama iyi adamdı. Benimle direkt konuşmazdı hiç, annemi aracı ederdi. Ara sıra ödev yaparken gelir kafama vururdu “ne çalışıyor bu çocuk hiç anlamam, verseydik Rüstem’in yanına bir iş öğrenirdi” diyerek anneme takılırdı. Annem de okuyacak benim oğlum büyük adam olacak derdi. Önce annem vazgeçti hayal kurmaktan ve gitti. Sonra da babam. Annemi yukardaki aldı, babamı da ben gönderdim. Köyde, artık başka bir adam olarak yaşayacaktı. Ölümden daha mı iyiydi böylesi? Bilmiyorum. Yaşamla ilgili sorunlarım var ama ölümle bir alıp veremediğim yok.
Okumadım, büyük adam olmadım. Evden kaçtım 19 yaşımda. Bir iş buldum. Asker kaçağıydım. İki sene sonra da annem kanser oldu. Bilmiyorum benim yüzümden miydi ama babam konuşmadı benimle cenazede. Neriman Teyze annemi benim öldürdüğümü söyledi penceresinden bağıra bağıra. Sonra yakalandım, askere aldılar. Nerden geldi şimdi bunlar aklıma, işte sırf bu yüzden bu mahalleye gelmek istemiyorum. Bu son. Şu kadını da bir arayayım. Bu da son.
“Alo. Kusura bakmayın az önce konuşamadım. Evet. Evet. Biliyorum tahlillerimi geciktirdim. Kontrole de gelemedim. Evet, tabi denkleştirdim parayı. Yarın gelip başlıyorum tedaviye. Çok teşekkürler hemşire hanım. İyi günler.”
İlik kanseri teşhisi koydu doktor. Aile geçmişinde kanser var mı diye sordu. Annem de kanserden öldü, ne kanseriydi acaba? Cevap vermedim doktora. Sustum. Annemden kanserli hücrelerini, babamdan da haytalığını almışım.
Bu doktor milleti de çok ısrarcı. İyi olmamı mı istiyor yoksa iyi etmek mi? Babamı aramalı mıyım para gönderiyorum diye, evi sattım diye. Şimdi iyice öfkelenir bana telefonda söylemediğini bırakmaz. Halama parayı gönderir, durumu anlatırım. O da babama nasıl anlatırsa anlatsın.
Neden Neriman teyze babanın yanına git dedi ki, birinin arkasından gideceksem pekala bu annem de olabilir. Aklına gelmemiş olmalı, oysa benim aklımdan hiç çıkmıyor.