_Senin iç huzurun yok.
Bense yalnızlık diyordum, çok yalnızım nan ben! Sıkıldım bunaldım of pof hayatımda bana destek olacak, bana güvenip beni olduğum gibi kabul edecek, beni cesaretlendirecek ve yeni yollara çıkmamda, adımlar atarken daha cesur olmamda beni iteleyecek birine ihtiyacım var. Öyle dışardan birinin beni kolumdan tutup da yürü ya kulum demesini falan bekliyordum. Meğer benim herşey herkes bir yana; kendime hayrım yokmuş ya. Dışardan bir kuvvet beklerken ben kendi içimde sararıp solmuşum, kurumuşum baya. Sonra ne mi oldu? Sonra ben elime bir kitap aldım, ardından ikinci kitabı aldım, üçüncü... Derken bir resim yaptım. Yazmaya başladım yıllar sonra yeniden. Dedim tiyatroya gideyim bir kaç oyun izleyeyim. Film izleyeyim şu dizilerin dışında biraz da. Eneeeem benim aslında bir şeyler üretmeye ihtiyacım varmış. Kurumuş odun olmuşum ve yeşile dönmem gerekiyormuş.
İşte içimdeki boşluğa, o kupkuru tamtakır boşluğa her gün bir taş attım okudukça yazdıkça, çizdikçe; ve ses gelmeye başladı. Baya baya o boşluğun dolduğunu hissettim bir haftada. İnanılmaz mutlu oldum. açgözlülükle yeniden koştum kitapçıya, kütüphaneye kucağımı doldurdum. Alışveriş çılgınlığı yaşadım ama bu sefer elbiseye pantolona ayakkabıya vermedim parayı; gittim idefixe 250 TL verdim rahatladım :D
Yazıcam. İnatla üşenmeden ertelemeden okudukça yazıcam, bir taşla iki kuş vurmanın verdiği dayanılmaz hafiflikle ayaklarım yerden kesilip de dünyayla bağlarımı yitiresiye kadar, hayallerimin ucundan tutup da sınırsız bir yukarıya çıkış maratonunda yorulmadan yükselicem ve kendimi orada bırakıp mümkünse ayaklarımı aşşağıya sallayarak izlicem insanları binaları karmaşayı ve kapatıcam gözlerimi; oh dicem ya ooooh ben aslında yokum. Ben aslında çok uzaklardayım. Okuycam, merakla heycanla sabırsızlıkla gülerek ağlayarak kızarak bütün duyguları dibine kadar yaşayıp bütün yaşantıları teğet geçerek satırlarda, kelimelerde ve devrik cümlelerin ortasındaki yüklemlerde yaşicam. Altı çizili kelimelerim olucak, yukardan ipin ucuna bağlayıp sallandırcam size ama inip de elinize vermicem. Eliniz elime değmesin, lütfen. Korkuyorum sizden, sizin hayatlarınızdan, düzeninizden, çelişkilerinizden, ilişkilerinizden. Bana dokunmayın. Ben aslında yokum, varmış gibi yapmaya çalıştım ama ayak uyduramadım sizin dünyanıza. Ben 90lardaki merakım saflığım ve inatçılığımla kaldım, bir arpa boyu düz yolda gidemezken şimdi onlarca metre yukarıya çıkmanın daha zahmetsiz olduğunu gördüm. Bulutlara oturup da lalalla şarkı söylemek, caddelerde koşuşturup otobüse yetişmekten daha kolaymış yahu. Daha keyifli. Daha güvenli. Daha daha daha... Ait hissetmediğim bir yer varsa o da yukardan manzarasına kapıldığım dünya, yakınlaştıkça resmin ayrıntılarını görüyor, manzaranın içindeki bir ayrıntı oluyor ve manzarayı göremeden sadece önemsiz bir parçası oluyorsunuz ve büyü bozuluyor. Bi boka benzemiyor işte o manzara aslında. Yanılsama. Tanrının elinin değdiği bir tablo boyalı bir kadın gibi gösterişli; ama sahte. Ayrıntısı göz yoran bir tablo; yakından bakınca çizgileri ortaya çıkartan bir kapatıcı fondoten kadar kalitesiz bir tablo. Aman ne hacet bir de benim elime fırça vermeyin, ben en fazla bir bulut çizer M'den kuşlar yapar keyfime bakarım. Gülümseyen bir güneş çizer ısınırım, dağdan bir ırmak gelir perspektifi bozuk onda yüzümü gözümü yıkar fırçamı suya atar kaçarım. Kaçarım ben. Giderim. Dokunmayın ben kendi kendime bir dünya çizerim parmaklarımı boyalara batırıp, istemem sizin renklerinizi fırçalarınızı sırçalarınızı M'den kuş mu olurmuş ooh mis gibi de olur kanadında bir çocuk musmutlu bir güneş sarı ve bulut bembeyaz.. Ben yokum aslında beni beni çizene sorun dilerseniz, belli ki cebimde unutmuş silgisini.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder